19 Mayıs. Türkiye’de Gençlik ve Spor Bayramı. Peki ne olmuş ki bu tarihte de bugün bayram günü ilân edilmiş? Sorguladık mı hiç? Gençlerimiz spor alanında dünya çapında bir başarı mı elde etmişlerdi? Hayır elbette. Sadece bir isim verilmeliydi insanlık suçunun işlenişine karar verildiği güne.


Tarihte neler olup bittiğine kısaca bir bakalım:
19 Mayıs 1919 günü M. Kemal, ayağını Samsun’a basar ve ayağının tozuyla Havza’ya geçer. Orada Topal Osman ve çetesiyle buluşup, onlardan Pontos halkının Hristiyan kesimini kökünden kazımalarını ister. Ardından gelişen olaylarda, yüzbinlerce insanın kanı dökülür. Toplumun fikir önderleri tutuklanır ve meydanlarda darağaçlarına asılarak infaz edilir. Suçsuz ve masum insanlar yakalanıp mağaralara, kiliselere, depolara ve büyük ahşap evlere doldurulup yakılır. Hayatta kalabilenleri de mallarına mülklerine el konularak ana vatanlarından sürülür. Çokları, anavatanında kurtarabildiği canını sürgün yolunda kaybeder. Onbinlerce kişi, nihai hedefe varamadan açlık, hastalık ve salgınlardan dolayı yolda ölür.
İşte bu bayramın perde arkasında bu gelişmeler vardır. Yani sporla, gençlikle, insanlık adına herhangi bir başarıyla ilgisi yoktur bugünün.

Günümüzde çoğu kişi bu olayların yaşandığını artık biliyordur. Bu konuda epeyce kaynak derlenip toplanmış ve çeşitli içerikte kitaplar yayınlanmıştır. Nitekim M. Kemal’in bu konu ile ilgili Nutuk’ta itirafları da mevcuttur.

 

Yaşanmış olayların boyutunu anlayabilmek için M. Kemal’in yakın arkadaşı ve bakanlarından birisi olan Rıza Nur’un anılarından bir bölüm aktaralım:

RIZA NUR’UN TOPAL OSMAN’A EMRİ
Rıza Nur, M. Kemal’in Lozan'a gönderdiği devlet adamlarındandı. TBMM hükümetinde 1. Ve 2. Dönem Sinop vekili olarak yer almış birisidir. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Sıhhiye vekilliği, daha sonra da Maarif vekilliği yapmıştır. Yunan-Roma ören yerlerini özellikle yıktırdığını kendisi yazmıştır. Pontos’u Rumlardan temizleme adına Topal Osman'la yaptıkları görüşmede neleri konuştuklarını da kendisi “Hatıratım” kitabında anlatıyor;Ağa, Pontus'u iyi temizle!' dedim. 'Temizliyorum' dedi 'Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma!' dedim. 'Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum' dedi. 'Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur, ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler!' dedim. 'Sahi öyle yapayım. Bu kadarını akıl edemedim' dedi”. Rıza Nur bu dönemde Sıhhiye vekili, yani Sağlık Bakanı’ydı!

 

 

KONU İLE İLGİLİ TANIKLIKLAR
İnsanların mağara, depo, kilise ve büyük evlerde toplatılıp yakılmasına dair, dönemin faillerinden birisiyle torununun yaptığı bir röportaja göz atalım:
***

Yazar Halil Erhan’ın kendi dedesiyle yaptığı bir söyleşiden:
“– Şebinkarahisar’a niye gittiniz?
– Hiç sorma evladım! En büyük kötülüğü, vicdansızlığı orada yaptık Ermenilere karşı.
– Ne gibi şeyler yaptınız dede?
– Oğlum, anlatmaya utanıyorum. İnsanların, kadınların, çocukların çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Allah günahlarımı­zı affetsin!
– Ne yaptınız ki dede?
Oğlum, bize “Kaliser’de Ermeniler isyan etmiş” dediler. Trabzon’da, Gümüşhane’de, Giresun’da ne kadar hapishane varsa tümünün kapılarım açtı Osman Ağa. Söylediği tek şey vardı: “Düşün peşime! Benimle gelin! Ermenileri buralardan temizleyeceğiz. Mallarını, mülklerini, tarlalarını sizlere da­ğıtacağım.” Böylece kalabalık bir ordu gibi Kaliser’e vardık. Yakıp yıkmaya, çelik, çoluk, genç, yaşlı, kadın, kız demeden öldürmeye başladık. Sokakta rastladıklarımızı öldürdük; ev­lere, kiliselere saklananları, sığınanları gaz döküp yaktık.
–  İnsanları yakarken hiç vicdan azabı çekmedin mi dede?
–  Çekmez olur muyum evladım! Hele bir olay var ki, göz­lerimin önünden hiç gitmez korkunçluğu: Yüzlerce Ermeniyi kiliseye doldurup, üzerlerine gaz döküp yaktık. Sırtları alev almış yanarken, kilisenin demir parmaklı pencerelerin­den ellerini bize doğru uzatarak yalvarmaları, patlayacakmış gibi olmuş gözlerinin kocaman yuvarlaklıklarını, o gözler­den çıkarak içime işleyen, insanlığımı delen, öldüren utanç oklarını, vicdansızlık oklarını asla unutmam!
–  O esnada sen ne yapıyordun?
–  Osman Ağa’nın yanında durup yanan insanlara bakı­yordum.
–  Nasıl dayanıyordun dede?
–  İçim kan ağlıyor, o anda ben de yanıyordum. Ama yapa­cağım bir şey yoktu! İtiraz etsem beni de öldürtürdü Osman Ağa. Çığlıkları duymamak, canlı canlı yanan insanları gör­memek için gözlerimi ve kulaklarımı kapatıyordum.
–  Başka unutamadığın korkunç olaylar da oldu mu?
Oldu evladım! Kaliser’deki Ermenileri hallettikten son­ra köylerine yöneldik. Köyün gençlerini ve erkeklerini öl­dürdükten sonra geriye kalan 200-250 kişilik çocuk, kadın ve yaşlılarından oluşan bir grubu köyün yakınlarında bulu­nan bir uçurumun başına getirip, kafalarına kazma küpüsü vurarak, yarın dibine doğru yuvarladık. İnsan cesetleri üst üste yığılmış haldeyken üzerlerine çevreden getirdiği­miz pür dalları yığarak, ateşe verdik. Oradan başka bir köye geçtik. Iki-üç saat sonra aynı yerden geri dönerken, kömür­leşmiş cesetlerin üstünde yüzü, gözü, vücudunun her tarafı yanmış, kömür gibi, katran gibi olmuş haliyle, elleri havada, hortlak gibi bir erkeğin inleyerek dolaştığını gördük. Ada­mın hortladığını zannederek korkudan tir tir titremeye baş­ladık. O anda Osman Ağa’nın keskin sesi duyuldu, “Öldü­rün şunu!” demesiyle tek el silah sesi vadide çınladı.
Bir başka sefer de yine bir köyü boşaltmıştık. 100-150 ka­dar çocuk, kadın ve yaşlıları önümüze katıp Aksu Irmağı’nm akışına doğru götürmeye başladık. Yağmur yağmış, akşam olmak üzereydi. Aksu Irmağı’na karışan bir derenin üstün­de bulunan ağaç köprünün başına geldik (Kızıltaş Köprü­sü). Zaten hiç halimiz de yoktu. Çok yorulmuş, yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Osman Ağa, Ermenileri tek sıra hali­ne sokturdu. Köprünün ortasına da elinde balta olan iri kı­yım bir eşkıyayı dikti, “Başlarına birer balta küpüsü vurup, ırmağa atın” emrini verdi. Ermeniler başladılar çığrışmaya, yalvarmaya. Yüreklerin dayanacağı gibi değil! İki iri yarı eş­kıya, çocukları, kadınları, yaşlıları kollarından tutarak balta­cının önüne götürüyorlardı. Başına balta küpüsü vurulanla­rı ırmağa attılar sırayla, teker teker. Yağmurla kabaran sula­rın içinde insanlar kaybolup gittiler.

Halil Erhan, 1915'ten 1980'e Karadeniz, Ermeniler, Eşkıyalar, İnsanlar, Yaşamlar kitabından alıntıdır.

***

 

 

Bir de bütün bu yaşanmışlıkları yaşamış ama neticede kurtulabilmiş kişilerin torunlarına ne anlattıklarına bakalım:
***
Bulancak’ın Tepeköy’ünden Lampros Mavridis'in ifadesi de yaşanmış dehşetin bir başka kanıtıdır: “Topal Osman, çetesiyle birlikte sabaha karşı gelip köyün etrafını sardı. Köylüleri teker teker, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek hepsini toplayarak, onları kiliseye yakın bir eve kapattılar. Aralarından seçtikleri dört veya beş genç ve güzel kadını kendilerine sakladılar. Sonra da evin etrafına on teneke benzin döküp ateşe verdiler ve onları orada diri diri yaktılar. Ev, Kota'nın oğlu Kontos’un idi. Dehşet, on beş-yirmi dakika kadar sürdü. Kadınların kulakları sağır eden çığlıkları, arşı aşar nitelikteydi.” Küçük Asya Araştırma Merkezi arşivi. Sözlü tanıklık: Anatoli Yoaninon (31.10.1964).
***

Dört ay boyunca, gemi içerisinde, birbirlerinin hastalığını “Sarı kimlik” ve “Ölüm tellâlı” adlarıyla tanımlaya çalışarak yaşadılar. Onları kasıp kavuran tifüs ve kolera salgınlarının azaltılması gerekiyordu. Bu nedenle gemide ve karantinada bekletiliyorlardı. Daha önce karaya ayak basanlardan bazıları, Ay Yorgis’ten Makronisos'a geçtiler. Varvara’nın kayınbiraderi de oradaydı ama onun da ocağı tamamen sönmüştü. Anne, baba ve iki çocuktan geriye kimse kalmamıştı. Bunca acıya birlikte katlandıkları eltisi, bu defa başaramamıştı. Aynı şey, ablası Sofia'nın başına da gelmişti. Onun da ailesinden geriye kalan olmadı. Varvara ise, oğluyla birlikte, her sabah bir önceki gün ölmüş veya artık ölmek üzere olanların toplanarak bir tekneye atıldıklarını ve Ay Yorgis'e götürülüp karada kireçlenerek gömüldüklerini seyredip durdu. Ciddi derecede hasta olan birçok kişi, cenaze taşıyan teknelere atılmamak ve son nefeslerini vermeden önce gömülmemek için adeta direniyordu. Bu nedenle, güçlükle ayakta durmaya ve sorulan sorulara da yanlış cevaplar vermeye çabalıyorlardı.” Dora Yoanidou, Osi den yelasan pote (Hiç gülemeyenler), s. 135
***

Şimdi biz bayram yapıyoruz…

 

Hangi dinde, inançta ve toplumda böyle bir şey etik kabul edilebilir?


Kurban Bayramı denir, arkasında toplu can pazarı yaşanır, Paskalya denir, ardında hayatının baharında nice canlar gider. Resmi bayramlar da öyledir. Perde arkalarında başka toplumların yok edilişi vardır. Nicelerinin ahları, gözyaşları vardır. Başka günler seçilemez miydi bayram için? İlla da başka halkların yas gününde biz sevinmeli miydik? Nedir bunu yaratan haleti ruhiye? Başka halkların acısına acı katmak, acılarını tazelemek ne kadar etik ve insani? Neden hep kan, kin ve nefret? Gitgide küçülen dünyada, insanlığın geleceği illa da böylesi saçmalıklarla mı devam etmeli?